12 yıl önce nasıl öleceğimi hissettiğimde böyle değildi buralar... Hala sevgi vardı... En korktuğum da bu bunu deneyimlenmeden gidecek olmak... Ben gidiyorum dostum Teoman'ın şarkılarındaki Çoban Yıldız'ını bırakıp gidiyorum yağmurlu şehirlerde...
11 Kasım 2016 Cuma
3 Ekim 2016 Pazartesi
04.10.2016
Deliriyorum... Bunun er ya da geç olacağını biliyordum ama bu kadar birden gelebileceğine ihtimal vermezdim. Midem bulanıyor herkesten, nefret ediyorum, tahammül edemiyorum insanlara, seslerine, yalanlarına, kandırmaya çalışma çabalarına bir bok olamamalarına rağmen nasıl sıçılır hakkında gazel okumalarına ve benim bunları bağıra bağıra suratlarına söyleyememe dayanamıyorum.
Bir iki insan dışında var olan herkesi istisnasız herkesi katletmek ve bu pis yükten kurtulmak istiyorum.
Uyumsuzum... Tahammül ettiğim şeyleri hep ismimin ardına ve gülümseyişlerime saklıyorum. Sen kimsin demek, içimdeki anı ve acıları kusmak istiyorum. Bir böcek gibi ezmek, küçük akıllarınca oynamaya çalıştıkları oyunlarına çomak sokmak, kıskançlıktan ne yapacaklarını bilmeyen insanların suratına koca koca şamarlar indirmek istiyorum...
Uyumsuzum... Tahammül ettiğim şeyleri hep ismimin ardına ve gülümseyişlerime saklıyorum. Sen kimsin demek, içimdeki anı ve acıları kusmak istiyorum. Bir böcek gibi ezmek, küçük akıllarınca oynamaya çalıştıkları oyunlarına çomak sokmak, kıskançlıktan ne yapacaklarını bilmeyen insanların suratına koca koca şamarlar indirmek istiyorum...
Ait değilim... Etrafımdaki renkler ve algılar değişti. Burada durmamak, kaçmak, gitmek ve bitmek istiyorum.Zihnim görüntüler getiriyor gözümün önüne, bu biteviye an daha önce de yaşandı ve sonsuz kere tekrarlanacak ama bitti. Ben bu satırları yazarken, bitti. Bu zamana kadar olan kapılar kilitlendi ve an o kapıların arkasında kaldı.
Duş alırken yüzümü kaç kere yıkadım bilmiyorum... Tüm bedenim ıslakken neden bu hareketi dakikalarca tekrarladım bilmiyorum.
Yüzümü elime aldığım suyla dakikalarca aynı hareketi yaparak yıkadım... Sesler dağıldı, çınlamalar, hemen yazmak için koşan parmaklar. İçimdeki ben yüzümü yıkarken gitti. O an, ki, o zaman işte böyle bitti.
Bunları yazan kim inan bilmiyorum. Bir ses var şimdi, ne olduğunun farkında ve bu zihinle yaşayamayacağının idrakında. Kendimle konuşuyorum galiba, algım yine değişip, gözlerim kısılıyor, hep bir uğultu hep bir flu, zaman, akşam olunca ya da ben nefretle dolunca...
Dayanamıyorum... Yaşama çabama ve bu kalabalığa dayanamıyorum... Sessiz sesler, artık sussa ve ben insanları değil kendimi affetsem ve el sallayarak gitsem, belki bir daha yüzümü böyle yıkamam...
10 Ağustos 2016 Çarşamba
Bunlar Hep Sertab!
Benim şairlerimin, yazarlarımın
adını anıyor deyyus, bir de koca ağzıyla bilirmiş gibi gülmeyi, kahkaha atıyor.
İnan tanımıyorum onu, inan tanımadım da hiç seni... Zatının yanında durmasından
çok, bu durum incitiyor beni. Bırak mısraları çirkin kadın, bırak
tümceleri...
Tomris kim sen bilemezsin, ne
der Aylak Adam’da canımm Yusuf’um anlamazsın... Bırak! Geçmişim, geleceğim
senin çirkin yüzünün coğrafyasında kaybolurken, bırak bunlar benim heybemin
hayali olsun. Bırak kelamı, laf-ı güzaf nedir bilir misin?
Sen de bilemezsin ki onun anlattıklarını
dinleyesin. Ben sağır kulaklarına bağırdığım her an sen sıçramazken yerinden
şimdi yoksun kalbinin atışını ne diye hissedeceksin?
Bırakın, salçalı makarna benim
olsun, bırakın Birsen Tezer’i ben dinleyeyim, bırakın Gülten Akın’ın kara
saçlarını ben keseyim, bırakın benim memleketim benim miladım olsun, bırakın
Şirince’yi, bırakın Kordonboyu’nu, kediler sizin olsun, Dropsye benim,
pikaplar, daktilolar, valiz dolusu kitaplar benim...
Ne diyor Sertab, “Bölüşülsün
şiirler, arkadaşlar şehirler/ Olan olsun/ Artık ne özgürüz, ne de özgür ömrümüz/ Hadi olsun!/ Alırım başımı, başım bir deli nehir/ Silerim yaşımı, siler
ismimi şehir/ Kestirir saçımı kendimi
avuturum/ Bir gülü kurutur, kurursa
unuturum”
Saçlarımı defa kez yıllarca
kestim ve seni sonsuz kere unuttum lakin, dokunmayın benim yaşam alanıma,
dokunmayın benim edeb/i/ hayatıma...
Bu defa artık Olsun!
10 Temmuz 2016 Pazar
02. 07. 2016
Sevgili kızım/oğlum, şu an bu satırları okuyorsan öncelikle kendimi tebrik etmek isterim, dünyada başarabileceğim en güzel şeyi başarmış, adımın önüne gelen sıfatlara en güzelini ve en kıymetlisini ekleyebilmişim, afferin bana... Umuyorum iyi bir anneyimdir, çünkü buradan öyle olabileceğim gözüküyor =) Neyse çok uzatmayayım, inşallah hayattayımdır ve bunları okuduktan sonra yanıma gelip bana kocamannnn sarılırsın.
Bu mektubu sana bugün yazmaya karar verdim. Özür mahiyetinde... (Umut ediyorum ki sana, mahiyet ve kökeni Arapça ve Farsça olan birçok sözcüğü açıklamadan öğretebilmişimdir, çünkü anneannen öyle yaptı.)
Uzun zamandır bazı fiziksel yetersizliklerle boğuşuyorum ve hep aklıma sen geliyorsun. Ya ileride de devam eder ben seni kucağımda taşıyamaz, düştüğünde kaldıramaz, minimal hareketleri yapamaz, güç gerektiren eylemlerde yetemezsem diye... Şu an tanıdığın ben nasılım bilmiyorum ama, o zamana kadar şu hastalığı yenmiş ve seni hep sarıp sarmaladığımı hayal ediyorum, güçlü ve inançlıyım =).
Minik ellerim, ince parmaklarım (lütfen hâla öyle olsun =)) bugün bir buçuk saat bir kapının kilidini açamadı, çeviremedi, tutamadı...
Ve işte sen geldin aklıma, özür diledim içimden, senden özür diledim...
Kimseye ihtiyaç duymadan, umuyorum sana bakabilmişimdir, her düştüğünde kaldırmış, kucağımda saatlerce taşımış, ellerinden uzun uzun tutup yürütebilmişimdir...
Yapamadıysam, affet... Yetemediysem affet...
Ne zaman tanışırız, ne zaman gelirsin bilmiyorum ama ben yirmi altı yaşımdan bir selam ve özür gönderiyorum sana, hiç eksikliğini hissetme, ben her sözcüğün kollarında daha bu an da kocaman sarılıyorum sana...
19 Nisan 2016 Salı
Veciz Sözler
“Güneş olmasaydı sözcükler aydınlatırdı dünyamızı,” dedi Tekirdağ’dan aradığını söyleyen kadın ve sonra hemen müzik. Bu işi iyi beceriyorlar doğrusu; şu müzik işini, diyorum. Cümle biter bitmez piyanoydu, kemandı, kimi zaman şenlikli, kimi zaman insanın içindeki lambaları birer birer söndüren ağır bir müzik başlıyor. Bir saniyelik bir sessizlik, bir boşluk bile olmadan. Aksi halde biz dinleyiciler vecize ırmağının soğuk suyuna daldırılmış karpuzlar gibi çatlayabiliriz çünkü…
Ben mesela, ne yapacağımı şaşırırım böyle büyük sözler karşısında, hatta utanırım. Düşünsenize, fizikten, gökbilimden anlamayan Tekirdağlı bir kadın karşıma çıkıyor ve “Güneş olmasaydı sözcükler aydınlatırdı dünyamızı.” diyor! Herhalde sarılıveririm kadına ya da sigara tutarım aptal aptal sırıtarak. Tam bir kâbus!
Bazen odamda, yatağımda olduğumu, neye benzetmek istesem ona benzeyen tavandaki fırça izlerini seyredebildiğimi, iki bacağımı birden havaya kaldırıp yorganı ayaklarımın altına alabildiğimi, tatlı tatlı kaşınabildiğimi unutuyorum. Yüreğim ağzımda (Böyle olunca ağzınızı kapatamıyorsunuz ve tuhaf sesler çıkarıyorsunuz!), Sulhi Saygılı’nın çıkıp beni kurtarmasını bekliyorum. Sonunda çıkıyor ve “Batan gemiyi farelerden önce sözcükler terk eder,” diyor, kaptan üniforması kırış kırış. Geminin durumunun kötüleşmesi yüzünden doğru dürüst tıraş edemediği çenesini ovuşturuyor. Sonra kuzeyi gösterdiğinden bir süredir şüphe duyduğu pusulaya esaslı bir yumruk indiriyor. İhanete uğramış, en iyi adamları onu terk etmiş; her sabah kahvaltısını hazırlayan, tuvaletini temizleyen sadık uşağı bile ortalarda görünmüyor. Ama o, Kaptan Sulhi, durumdan veciz bir söz çıkaracak kadar kendinde henüz; gitgide yükselen ufuk çizgisine meydan okuyarak bakıyor…
Demek, “farelerden önce sözcükler…”, öyle mi! Sözcüklere karşı duyulan bu tür bir güvensizliği anlayabiliyorum müsaadenizle! Ancak sözcükleri çok seven biri böyle kötüleyebilir onları. Sulhi Saygılı’yı bunun için seviyorum. Diğerleri cümlelerini her sözcüğün üzerine basa basa, başları göğe erecekmiş gibi söylerken, bizimkinin sözcükleri tahta bir merdivenin gıcırdayan basamakları. Oradan yavaş yavaş bir bahçeye iniyor ve koca bir dut ağacının altındaki mavi muşamba örtülü masaya oturuyor.
Sözcüğümüz “arkadaşlık” mı? Erzurum’da okuyan bir üniversite “Çölde seraptır arkadaşlık,” diyor, biraz utangaç. Rize’den bir posta görevlisi, muhtemelen kahvede batak oynadığı arkadaşlarını kastederek, “Arkadaşlık olmasa derdin içinde kalır, dünyan zindan olur,” diyor. Bizim Sulhi çıkıp “Arkadaşlığın tabancasında daima tek bir kurşun vardır,” diyor ve çok dokunuyor bu cümle bana.
İzmir’den arayan emekli bir öğretmen, “Kalemle ifade edilen düşünceler sonsuza kadar yaşar,” diyor. “Hadi şimdi bununla ilgili bir kompozisyon yazın çocuklar!” diye ekleyemeden, alaycı bir klarnet, tatlı bir swing. Ankaralı Sulhi ise, “Kalem bir kazı aletidir,” diyor. Aslında şöyle demiş oluyor: Kalem bir kazı aletidir. Bir gömü gibi kazarsın kendini ve çektirdiğin dişlerin dışında tastamam duran iskeletine ulaştığın zaman anlarsın: Evrenin sonu vardır, insanın sonu vardır. Bu dünyada her şey hep aynıdır ve bunu bilmek öylesine sıkıcıdır.
Niğdeli bir ev kızı “ şık olmak sevdiğinin içinde kaybolmaktır,” diyor, “ şık olmak dipten gitmektir,” diyor İstanbul’dan bir avukat, “ şık olmak, arada sözcükler varsa mümkündür,” diyor bizimki ve hemen müzik ve kocaman bir soru işareti, vızıldıyor odanın içinde, nereden girdiyse? Camı mı açık bıraktım acaba, hay Allah radyoymuş!
Bence Sulhi Saygılı Veciz Sözler’in yıldızı. Aylardır onun için dinliyorum ilkokul ödevlerini hatırlatan bu programı. Sabahları uyanır uyanmaz yatağımın baş ucundaki siyah, eski bir tahta sandalyenin üzerinde duran, babaannemin hatırası ahşap kaplamalı radyoyu açıyorum. Ellerimi başımın altına koyup tavanı seyretmeye başlıyorum. Programın iki erkek sunucusu her gün önce kısaca Veciz Sözler’i tanıtıyor, isteyenlerin nasıl katılabileceğini anlatıyor ve iki telefon numarası veriyor. Sonra gıdaklamaya başlıyor ülkenin dört bir yanındaki hikmet tavukları!
Sulhi genelde sonlara doğru çıkıyor. Sanki önce diğerlerinin ne diyeceğini bir duymak istiyor. Derken arıyor ve her zamanki “Günaydın, ben Sulhi Saygılı, Ankara’dan arıyorum.” girişinden sonra cümlesini söylüyor. Yalnızca adı ve aradığı şehir… Ne yaşı ne mesleği ne de kendisiyle ilgili özel bir şey.
Ben mesela, ne yapacağımı şaşırırım böyle büyük sözler karşısında, hatta utanırım. Düşünsenize, fizikten, gökbilimden anlamayan Tekirdağlı bir kadın karşıma çıkıyor ve “Güneş olmasaydı sözcükler aydınlatırdı dünyamızı.” diyor! Herhalde sarılıveririm kadına ya da sigara tutarım aptal aptal sırıtarak. Tam bir kâbus!
Bazen odamda, yatağımda olduğumu, neye benzetmek istesem ona benzeyen tavandaki fırça izlerini seyredebildiğimi, iki bacağımı birden havaya kaldırıp yorganı ayaklarımın altına alabildiğimi, tatlı tatlı kaşınabildiğimi unutuyorum. Yüreğim ağzımda (Böyle olunca ağzınızı kapatamıyorsunuz ve tuhaf sesler çıkarıyorsunuz!), Sulhi Saygılı’nın çıkıp beni kurtarmasını bekliyorum. Sonunda çıkıyor ve “Batan gemiyi farelerden önce sözcükler terk eder,” diyor, kaptan üniforması kırış kırış. Geminin durumunun kötüleşmesi yüzünden doğru dürüst tıraş edemediği çenesini ovuşturuyor. Sonra kuzeyi gösterdiğinden bir süredir şüphe duyduğu pusulaya esaslı bir yumruk indiriyor. İhanete uğramış, en iyi adamları onu terk etmiş; her sabah kahvaltısını hazırlayan, tuvaletini temizleyen sadık uşağı bile ortalarda görünmüyor. Ama o, Kaptan Sulhi, durumdan veciz bir söz çıkaracak kadar kendinde henüz; gitgide yükselen ufuk çizgisine meydan okuyarak bakıyor…
Demek, “farelerden önce sözcükler…”, öyle mi! Sözcüklere karşı duyulan bu tür bir güvensizliği anlayabiliyorum müsaadenizle! Ancak sözcükleri çok seven biri böyle kötüleyebilir onları. Sulhi Saygılı’yı bunun için seviyorum. Diğerleri cümlelerini her sözcüğün üzerine basa basa, başları göğe erecekmiş gibi söylerken, bizimkinin sözcükleri tahta bir merdivenin gıcırdayan basamakları. Oradan yavaş yavaş bir bahçeye iniyor ve koca bir dut ağacının altındaki mavi muşamba örtülü masaya oturuyor.
Sözcüğümüz “arkadaşlık” mı? Erzurum’da okuyan bir üniversite “Çölde seraptır arkadaşlık,” diyor, biraz utangaç. Rize’den bir posta görevlisi, muhtemelen kahvede batak oynadığı arkadaşlarını kastederek, “Arkadaşlık olmasa derdin içinde kalır, dünyan zindan olur,” diyor. Bizim Sulhi çıkıp “Arkadaşlığın tabancasında daima tek bir kurşun vardır,” diyor ve çok dokunuyor bu cümle bana.
İzmir’den arayan emekli bir öğretmen, “Kalemle ifade edilen düşünceler sonsuza kadar yaşar,” diyor. “Hadi şimdi bununla ilgili bir kompozisyon yazın çocuklar!” diye ekleyemeden, alaycı bir klarnet, tatlı bir swing. Ankaralı Sulhi ise, “Kalem bir kazı aletidir,” diyor. Aslında şöyle demiş oluyor: Kalem bir kazı aletidir. Bir gömü gibi kazarsın kendini ve çektirdiğin dişlerin dışında tastamam duran iskeletine ulaştığın zaman anlarsın: Evrenin sonu vardır, insanın sonu vardır. Bu dünyada her şey hep aynıdır ve bunu bilmek öylesine sıkıcıdır.
Niğdeli bir ev kızı “ şık olmak sevdiğinin içinde kaybolmaktır,” diyor, “ şık olmak dipten gitmektir,” diyor İstanbul’dan bir avukat, “ şık olmak, arada sözcükler varsa mümkündür,” diyor bizimki ve hemen müzik ve kocaman bir soru işareti, vızıldıyor odanın içinde, nereden girdiyse? Camı mı açık bıraktım acaba, hay Allah radyoymuş!
Bence Sulhi Saygılı Veciz Sözler’in yıldızı. Aylardır onun için dinliyorum ilkokul ödevlerini hatırlatan bu programı. Sabahları uyanır uyanmaz yatağımın baş ucundaki siyah, eski bir tahta sandalyenin üzerinde duran, babaannemin hatırası ahşap kaplamalı radyoyu açıyorum. Ellerimi başımın altına koyup tavanı seyretmeye başlıyorum. Programın iki erkek sunucusu her gün önce kısaca Veciz Sözler’i tanıtıyor, isteyenlerin nasıl katılabileceğini anlatıyor ve iki telefon numarası veriyor. Sonra gıdaklamaya başlıyor ülkenin dört bir yanındaki hikmet tavukları!
Sulhi genelde sonlara doğru çıkıyor. Sanki önce diğerlerinin ne diyeceğini bir duymak istiyor. Derken arıyor ve her zamanki “Günaydın, ben Sulhi Saygılı, Ankara’dan arıyorum.” girişinden sonra cümlesini söylüyor. Yalnızca adı ve aradığı şehir… Ne yaşı ne mesleği ne de kendisiyle ilgili özel bir şey.
7 Ekim 2015 Çarşamba
Taş Metaforu
Koskoca bir sahil, gecenin ortasında elimde beş tane taş oturuyorum. Az önce gelmişim bu memlekete. Küfürler ederek kaçmadım mı buradan ben? Sessiz kalıyor bu soruya ruhum. Özenle seçiyorum yerden taşları, hepsi beyaz, hepsi yuvarlak ve hepsi yassı. Küçücük avucumda yatırıyorum, sığdırmaya çalışıyorum beş taşı. Sağ elimi üzerlerine örtüyorum, artık güvendesiniz mi diyorum içimden kim bilir... Hissetmek istiyorum o serinlikte onlardan gelen sıcağı, kendi ateşimle birleştirip, taşlara yüklüyorum yanma eylemini.
Ne kadar süre onlara sahip çıkarak orada oturuyorum hatırlamıyorum. Ufka, gecenin karanlığına, ucunu görmediğim, az önce karşı yakasından geldiğim denize uzun uzun bakıyorum. Fonda ne çalıyor hatırlamıyorum. Kaçtığın şehir, artık bu kadar mı huzur verir, onu anlamlandırmaya çalışıyorum. İçimdeki eksik birden bağırıyor. Yeter!!!
Atıyorum tek tek bağrıma bastığım o taşları. En uzağa, daha da uzağa... Neden buradayım? Yerden elime geçen ilk taşı alıyorum, var gücümle yine fırlatıyorum denize belki de o sahilde bıraktığım ya da bırakacağım geçmişe. Müziği duyuyorum artık, Ezginin Günlüğü, 'Aşk bitti' diyor. Ben de yineliyorum aşk bitti, eşlik ederken şarkıya, korkuyorum sahildeki tüm taşları denize fırlatmaktan, tam atarken bir diğerini, düşüyor elim yine, solist diyor, 'Aşk hiç biter mi?' Bağırıyorum içime sessiz sessiz: 'Biterrrr' diye. Ya da hiç başlamaz ki diyorum. Alıyorum bir taş daha, sağıma soluma bakınıyorum. Var gücümle yine söz de denize fırlatıyorum.
Sessizlik hamurumda yok, kaç saat susuyorum onu da bilmiyorum. İnce bileklerim yoruluyor, biri, 'Hadi' diyor. Bir başka sahilde, bir başka zamanda yeniden atmak için, içimdeki eksik yerlere dolduruyorum taşları. Geçmişimi ve geleceğimi bıraktığım bu yerden, bir parça alarak adımlıyorum yolu. Şimdi hangi sahili mesken tutmalı ya da hangi acının denizlerine bu taşları fırlatmalı bilmiyorum.
Etiketler:
anı,
aşk bitti,
deneme,
ezginin günlüğü,
fıkra,
fıstıkçışahap,
metafor,
sahil
15 Ağustos 2015 Cumartesi
Didem Madak bana şiir yazmış...
AH'LAR AĞACI
bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
biraz kolonya sürünsem,
ferahlasam, pencereyi açsam.
şöyle bir şey yazdım sonra:
yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
berbattı,
bir şiire böyle başlanmazdı.
iç ses diye söylendim,
ardından yıldırım gürses...
aptal aptal güldüm bir de buna.
ayşecik vazoyu kırıyor
ve 'tamir et bakalım' diyordu babasına.
yapıştırsam da parçalarını hayatımın
su sızdırıyordu çatlaklarından.
karnabahar kızartmıyordu asla
başrolde kadınlar.
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrı’nın eliydi.
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
çok şey görmüşüm gibi,
ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
ah...dedim sonra
ah!
iç ses, diye söylendim
çocukken şöyle dua ederdim tanrı’ya:
tanrım bana hiç erimeyen,
kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
kardeşimle kendimize durmadan,
olmayan çayları,
olmayan fincanlardan içerdik.
olmayan kapıları açardık,
olmayan ziller çaldığında.
siyah papyonlu olurdu mutlaka
resim defterimizdeki damat.
yedi günde yarattığımız dünya
mutlu olurduk pastel koksa.
ve şimdi şöyle dua ediyorum tanrı’ya:
olanlar oldu tanrım
bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
kapının arkasında yokum demiştim
ve divanın altında da.
bulamazsınız ki artık beni,
hayatın ortasında.
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
beni kimse bulamazdı
tanrı’nın arkasına saklansam.
o kocamandı,en kocamandı o.
bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
bir zamanlar kendimi
bulunmaz hint kumaşı sanmıştım.
kaç metredir benim yokluğum?
benden daha çok var sanmıştım.
benim yokluğumdan dünyaya
bir elbise çıkar sanmıştım.
dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
sonunda ben de alıştım.
ah...dedim sonra,
ah!
güzin ablası kitaplar olan bir kızdım,
içim sıkılmasa o kadar
tek bir satır bile okumazdım.
taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
bir derdi var derdim.
derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
ninni derdim,ninni bebeğim!
cam gözlerini kapardı,naylon kirpiklerini.
plastik gözkapaklarının ardında,
bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
gözyaşları da.
ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
insan çıtır ekmeği ısırdığında,
kırıklar dolar kucağına,
işte orası umudun tarlasıdır.
ve orada başaklar ağırlaştığında,
sayısız ah dökülür toprağa.
iç ses, diye söylendim
ve ah dedim sonra,
böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
dallarına salıncak kurardı çocuklar,
hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
meyveleri tatsızdı
eski bir lanetten dolayı
herkes dişlerdi acı meyvelerini,
ve herkes söverdi ona.
ismini yazardı herkes onun bağrına,
ah derdi o. ah!
bıçağın ucundaydı insanların hafızası
insan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.
tanrı şöyle derdi o zaman:
ah!
ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
ulaşılamazdı,
sen sarılmak istesen ona,
o sana sarılmazdı.
ne çok dikenin vardı tanrım!
ne çok isterdim,
sana sarılamazdım.
ve şöyle derdim o zaman:
ah!
ahlat ahların ağacıydı,
yaşlanmaya başlayanların,
itiraf edilememiş aşkların,
evde kalmış kızların.
ahlat ahların ağacıydı,
cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
öyleydi işte.
ve etimoloji eti’lerden kalma
bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
mesela o zamanlar
mutsuz olduğunda insanlar,
yok olurmuş bazı dakikalar.
gülümsedim o sıra,
bazen sevinirim,
sevinmek nedense hep yedi yaşında
ve ah... dedim sonra,
ah!
bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
ahlar ağacı gibi.
rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
mavi, mor,kırmızı ve yeşil,
istedim,hep istedim,
sen iste derdim,iste yeter ki
vereyim.
her istediğimi verdim.arttım,fazlalaştım,
eksikli yaşamaktan.
ahlar ağacıyım,gibisi fazla.
başka bir şey istemem
artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
hesabımı vermekten başka.
vasiyetimdir:
dalgınlığınıza gelmek istiyorum
ve kaybolmak o dalgınlıkta.
at arabasıyla kağıt toplardı
her sabah çingene kadınlar.
üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
şaşırırdım
kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
yeniden doğmuş olurdum oysa,
öldüğümü sandıklarında,
yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
vasiyetimdir:
en güçlülerinden seçilsin
beni taşıyacak olanlar.
ahtım olsun,
yükleri ağırlaşsın diye iyice,
tabutumun içinde tepineceğim.
bir göl vardı evimizin karşısında,
mavi gözleri olan,
kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
ya siz,
nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
nasıldı
öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama,ısınır sanki biraz.
iç ses!
bu bahsi kapa!
mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
çoktandır öksüz olan mutfakta
buğulandı ve ağladı camlar,
gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
sanki biraz rahatladım.
kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
artık kimse mutsuz olmayacaktı.
ah...dedim sonra,
ah!
iç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
aynı vampir gibi çıkacağız.
kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
sanki biraz ferahladım.
karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
hala aç mısın?
bir tren geçti yine tam o sıra
ustura gibi kara,
düdük çala çala,
geçti şiirimin ortasından.
kes şunu dedim,kes artık!
oldu olacak,
kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
merak ederdim,
kesik başları ve sarı ışıklarıyla
nereye gider bu insanlar?
raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
bir kara yılan gibi,
bilemezdim menzil neresi?
ah...dedim sonra
ve acilen makas değiştirdim.
iç ses, diye söylendim,
raydan çıkma bundan sonra.
kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
sevinirdi,
kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
muhabbet ederdik kuyrukta.
bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
fötr şapkalı kelimeleriydik,
çürük dişlerimizle bizler,
dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
saf ve pembe gülümserdik.
bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
neden hep aynı yerdeyiz,
hayattan söz edilirdi,
zor denirdi,
ve ardından susulurdu mutlaka.
fötr şapkalı amcalardan biri
ah derdi sonra,
ah!
kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
bir arap şairi şöyle demiş,
savaşta yenilen halkına,
ağlamayın,ağlamayın,acınız azalır
uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
sorardı:
daha yazacak mısın?
hayır derdim,
artık yazmayacağım.
ama şöyle denir:
kılıç çeken kılıçla ölür.
ama şöyle denir:
kaderden kaçılmaz.
ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
aşık olduğumda,
çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla,ömür yaptı.
maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
kara yazgımı şimdi kim bilir
hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
ah.. dedim sonra
ah!
iç ses, diye söylendim,
başımda rüzgar vardı
başımda uğultular...
kalbim usulca kıpırdardı
ve ses çıkarırdı dokununca
çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda rüzgar vardı,
yine esiyordum
hızla dönmeye başladı kalbim
rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda uğultular...
fırtına çıktı sonra,
yaşadığını anladı kalbim,
böyle yaşanamaz derdi
bir başkası olsa.
bir zamanlar meydan okumak isterdim.
kaç meydanını okudum da bu hayatın.
yalnızca iki harfini öğrendim:
a
h!
ah benim nergis kokulu cehaletim...
ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
anlatmak isterdin kendini durmadan
bir bardağa bile olsa.
ne diyecektin, ne söyleyecektin
şairlerin şahı olsan,
bir ah’dan başka.
ah benim nergis kokulu cehaletim
bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
ah!
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrının eliydi,
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
çok şey geçmiş gibi başımdan
ah dedim sonra,
ah!
iç ses, diye söylendim.
gel!
ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
vasiyetimdir:
bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
biraz kolonya sürünsem,
ferahlasam, pencereyi açsam.
şöyle bir şey yazdım sonra:
yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
berbattı,
bir şiire böyle başlanmazdı.
iç ses diye söylendim,
ardından yıldırım gürses...
aptal aptal güldüm bir de buna.
ayşecik vazoyu kırıyor
ve 'tamir et bakalım' diyordu babasına.
yapıştırsam da parçalarını hayatımın
su sızdırıyordu çatlaklarından.
karnabahar kızartmıyordu asla
başrolde kadınlar.
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrı’nın eliydi.
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
çok şey görmüşüm gibi,
ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
ah...dedim sonra
ah!
iç ses, diye söylendim
çocukken şöyle dua ederdim tanrı’ya:
tanrım bana hiç erimeyen,
kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
kardeşimle kendimize durmadan,
olmayan çayları,
olmayan fincanlardan içerdik.
olmayan kapıları açardık,
olmayan ziller çaldığında.
siyah papyonlu olurdu mutlaka
resim defterimizdeki damat.
yedi günde yarattığımız dünya
mutlu olurduk pastel koksa.
ve şimdi şöyle dua ediyorum tanrı’ya:
olanlar oldu tanrım
bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
kapının arkasında yokum demiştim
ve divanın altında da.
bulamazsınız ki artık beni,
hayatın ortasında.
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
beni kimse bulamazdı
tanrı’nın arkasına saklansam.
o kocamandı,en kocamandı o.
bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
bir zamanlar kendimi
bulunmaz hint kumaşı sanmıştım.
kaç metredir benim yokluğum?
benden daha çok var sanmıştım.
benim yokluğumdan dünyaya
bir elbise çıkar sanmıştım.
dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
sonunda ben de alıştım.
ah...dedim sonra,
ah!
güzin ablası kitaplar olan bir kızdım,
içim sıkılmasa o kadar
tek bir satır bile okumazdım.
taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
bir derdi var derdim.
derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
ninni derdim,ninni bebeğim!
cam gözlerini kapardı,naylon kirpiklerini.
plastik gözkapaklarının ardında,
bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
gözyaşları da.
ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
insan çıtır ekmeği ısırdığında,
kırıklar dolar kucağına,
işte orası umudun tarlasıdır.
ve orada başaklar ağırlaştığında,
sayısız ah dökülür toprağa.
iç ses, diye söylendim
ve ah dedim sonra,
böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
dallarına salıncak kurardı çocuklar,
hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
meyveleri tatsızdı
eski bir lanetten dolayı
herkes dişlerdi acı meyvelerini,
ve herkes söverdi ona.
ismini yazardı herkes onun bağrına,
ah derdi o. ah!
bıçağın ucundaydı insanların hafızası
insan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.
tanrı şöyle derdi o zaman:
ah!
ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
ulaşılamazdı,
sen sarılmak istesen ona,
o sana sarılmazdı.
ne çok dikenin vardı tanrım!
ne çok isterdim,
sana sarılamazdım.
ve şöyle derdim o zaman:
ah!
ahlat ahların ağacıydı,
yaşlanmaya başlayanların,
itiraf edilememiş aşkların,
evde kalmış kızların.
ahlat ahların ağacıydı,
cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
öyleydi işte.
ve etimoloji eti’lerden kalma
bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
mesela o zamanlar
mutsuz olduğunda insanlar,
yok olurmuş bazı dakikalar.
gülümsedim o sıra,
bazen sevinirim,
sevinmek nedense hep yedi yaşında
ve ah... dedim sonra,
ah!
bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
ahlar ağacı gibi.
rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
mavi, mor,kırmızı ve yeşil,
istedim,hep istedim,
sen iste derdim,iste yeter ki
vereyim.
her istediğimi verdim.arttım,fazlalaştım,
eksikli yaşamaktan.
ahlar ağacıyım,gibisi fazla.
başka bir şey istemem
artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
hesabımı vermekten başka.
vasiyetimdir:
dalgınlığınıza gelmek istiyorum
ve kaybolmak o dalgınlıkta.
at arabasıyla kağıt toplardı
her sabah çingene kadınlar.
üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
şaşırırdım
kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
yeniden doğmuş olurdum oysa,
öldüğümü sandıklarında,
yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
vasiyetimdir:
en güçlülerinden seçilsin
beni taşıyacak olanlar.
ahtım olsun,
yükleri ağırlaşsın diye iyice,
tabutumun içinde tepineceğim.
bir göl vardı evimizin karşısında,
mavi gözleri olan,
kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
ya siz,
nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
nasıldı
öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama,ısınır sanki biraz.
iç ses!
bu bahsi kapa!
mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
çoktandır öksüz olan mutfakta
buğulandı ve ağladı camlar,
gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
sanki biraz rahatladım.
kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
artık kimse mutsuz olmayacaktı.
ah...dedim sonra,
ah!
iç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
aynı vampir gibi çıkacağız.
kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
sanki biraz ferahladım.
karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
hala aç mısın?
bir tren geçti yine tam o sıra
ustura gibi kara,
düdük çala çala,
geçti şiirimin ortasından.
kes şunu dedim,kes artık!
oldu olacak,
kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
merak ederdim,
kesik başları ve sarı ışıklarıyla
nereye gider bu insanlar?
raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
bir kara yılan gibi,
bilemezdim menzil neresi?
ah...dedim sonra
ve acilen makas değiştirdim.
iç ses, diye söylendim,
raydan çıkma bundan sonra.
kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
sevinirdi,
kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
muhabbet ederdik kuyrukta.
bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
fötr şapkalı kelimeleriydik,
çürük dişlerimizle bizler,
dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
saf ve pembe gülümserdik.
bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
neden hep aynı yerdeyiz,
hayattan söz edilirdi,
zor denirdi,
ve ardından susulurdu mutlaka.
fötr şapkalı amcalardan biri
ah derdi sonra,
ah!
kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
bir arap şairi şöyle demiş,
savaşta yenilen halkına,
ağlamayın,ağlamayın,acınız azalır
uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
sorardı:
daha yazacak mısın?
hayır derdim,
artık yazmayacağım.
ama şöyle denir:
kılıç çeken kılıçla ölür.
ama şöyle denir:
kaderden kaçılmaz.
ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
aşık olduğumda,
çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla,ömür yaptı.
maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
kara yazgımı şimdi kim bilir
hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
ah.. dedim sonra
ah!
iç ses, diye söylendim,
başımda rüzgar vardı
başımda uğultular...
kalbim usulca kıpırdardı
ve ses çıkarırdı dokununca
çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda rüzgar vardı,
yine esiyordum
hızla dönmeye başladı kalbim
rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda uğultular...
fırtına çıktı sonra,
yaşadığını anladı kalbim,
böyle yaşanamaz derdi
bir başkası olsa.
bir zamanlar meydan okumak isterdim.
kaç meydanını okudum da bu hayatın.
yalnızca iki harfini öğrendim:
a
h!
ah benim nergis kokulu cehaletim...
ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
anlatmak isterdin kendini durmadan
bir bardağa bile olsa.
ne diyecektin, ne söyleyecektin
şairlerin şahı olsan,
bir ah’dan başka.
ah benim nergis kokulu cehaletim
bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
ah!
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrının eliydi,
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
çok şey geçmiş gibi başımdan
ah dedim sonra,
ah!
iç ses, diye söylendim.
gel!
ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
vasiyetimdir:
bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
